Çiçeğin, ağacın, bitkinin aksine insan, başka insanlardan kökleniyor. O köklerden beslenip, kaderinde ne olmak varsa ona dönüşebiliyor. İnsanlar, onların hikâyeleri, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, karşısında hayranlıkla yürek boşalttığımız manzaralar, sırımızdaki yük ile yürüdüğümüz yollar… İşte tüm bunlar köklerimize su verip bizi hayata bağlıyor. Hiçbir canlı, gerçek olsun, metaforik olsun kökleri olmaksızın kendini besleyemiyor.
Kökün zaman ve mekâna minneti yok. Rahmetli ananem dizinin dibinde oturma fırsatı bulabildiğim 12 kısacık senede, uzunca bir süre kendisinin uydurduğunu sandığım bir lisanda küfürler etti, sevgi sözcükleri söyledi, hikâyeler anlattı. Bu hikâyeler benim köklerimden bazısını bundan 600 sene önce Endülüs kıyısında bir liman şehrinin taş döşeli sokaklarına götürüp bıraktı. Bana ait olduğunu, benim ona ait olduğumu bilmediğim bu dil, bu dilde duyduğum öyküler ve dinlediğim şarkılar, beni geri dönülemez bir biçimde değiştirdi.
Daha doğar doğmaz sevmeye başladığım ilk arkadaşımın bir bardak su gibi ferah güzelliğinde, nobran inadında köklendim; bir yanım her daim, hayatta kendi iradem ile kurduğum ilk ittifak olan bu dostluktan beslendi.
Birisi bana “abla” diye seslendiğinde içimi saran o sıcak duygu, aynı tohumdan bambaşka renklerde çiçek açan kardeşimin hınzır ve çilli çocukluk suratından köklendi; sana hiç benzemeyeni en çok sevebileceğin fikri, yine aynı yerden…
Âşık olduğum adamlar, al bunu oku diye verdikleri kitaplar, yanı başlarında alabildiğim huzur nefesleri, aşk ve adam artık tamamen geçmişin malı olmuşken bile bana bir şeyler öğretmeye devam ettiler.
Böyledir çünkü insanoğlu köklerinden beslenir; kök salamamak ruhun derin bir hastalığıdır.
Ben, genç sayılabilecek yaşıma rağmen bu memleketin kaderinin kırıldığı birçok ana tanıklık ettim. Bazılarına o kadar yakındım ki koskoca bir neslin kaderi devinirken kulaklarım uğultudan sağır oldu. Bazısının hangi korkunç manaya gelebileceğini, nasıl sancılara sebep olabileceğini ancak geriye dönüp bakınca anlayabildim.
80 ihtilali ve hemen ardından memleketin ekonomik ve ahlaki olarak geçtiği hafif raylı sistem bu kaderin fay kırıklarının bence en korkuncudur.
Bizler gibi, çizgi film izlemek için sabırla bütün hafta Pazar sabahını beklemek zorunda olmayan, madde – statü ilişkisini çok çabuk kavrayabilen çocuklar yetiştirdi bu sistem. Bizim aksimize her sene yeni bir okul çantası kullandı bu çocuklar ve elbise yaması ile ayakkabı pençesi ne işe yarar bilmeden büyüdüler.
Sonra hiçbir şeyi tamir etmeye niyeti olmayan, sadece daha yenisi ulaşılabilir olduğu için eskisinden gönüllü vazgeçen yetişkinlere dönüştürler.
Belediye otobüslerine, vapurlara bindiğinizde dikkat edin: ortalık ellerinde muhtemelen 1 aylık emekli maaşlarından daha pahalı telefonlarla dolaşan nineler ve dedeler ile dolu. Margarinin karaborsasını, ekmek karnesini görmüş bu insanlar, o telefonlara evlerinin bir aylık iaşesini vermiş olamazlar. Daha düne kadar torunlarının dünyasının odak noktası olan bu yüksek fonksiyonlu telefonlar, bir üst modelinin piyasaya çıkması ile önce anne – babaya, onun üst modelinin çıkması ile dedeye nineye terk ediliyor.
Gençliğinde, cızırtılı, kesilip duran berbat bir telefon görüşmesi yapabilmek için saatlerce santralden hat beklemek zorunda kamış bu insancıklar, ancak açmayı ve kapamayı becerebildikleri bu karmaşık cihazlarda, en iyi ihtimalle şeker patlatarak zaman öldürmeyi öğrenebiliyorlar.
Herkes her şeyin en iyisini ve en yenisini istiyor, dahası bunu hak ettiğine inanıyor. Telefonun, okulun, işin, aşkın, arkadaşın, en iyisi… Bu yüzden hiçbir yerde durup dinlenemiyor, kök salamıyorlar. Kök salmak, o köklerden beslenip daha büyük, daha iyi bir şeye dönüşmek zaman ve tevazu istiyor.
Çocukluğumda babamın muhteşem hercai menekşeler yetiştirdiğini hatırlıyorum. Büyümüş ve çıldırırcasına çiçek açmış bir menekşeden olgun bir tek yaprağı koparıp, bir çay bardağı temiz suyun içerisinde köklendirdiğini sonra köklenmiş bu tek yaprağı ufak bir saksıya alıp yine kocaman bir bitki olana kadar itina ile suladığı geliyor aklıma. Mesela benim köklerimden birisi de bu hikâyede: Ortaya güzel bir şey herhangi bir şey çıkarabilmek için, en başından ve korkunç bir sabırla nasıl başlanması gerektiğine dair bilgiyi bu kökten süzüyorum.
Oysa artık çocuklar, bir çiçeğin tek bir yapraktan nasıl kökleneceğini, kırılmış olanın nasıl tamir edileceğini bilmeden yetişiyorlar. En yenisine v en iyisine yetişme çabası onları herhangi bir şeyi onarabilme yetisinden yoksun kılıyor. Neyi aradıklarını bilmeksizin korkunç bir geç kalmışlık hissi ile sahip oldukları iki satırlık akıl huzurunu bile haram ediyorlar kendilerine.
Çevrenize bakın; insanlar ağızlarından çıkan laf ne olursa olsun, tedirgin bir arayış okunuyor gözlerinden. “Bundan daha iyisiniz yapabilir miyim?” “Ya yapabilirsem ve burada bekleyerek zaman kaybediyorsam?” Bu nedenle insanlar da birbirlerinin hayatında daha iyisi piyasaya çıktığında oğuldan babaya ve ondan dedeye geçecek telefonlar gibi eğreti duruyorlar.
Daha sizin hayatınızda, koynunuzdayken bile, o kim olduğunu henüz bilmedikleri daha iyisini, daha yenisini arıyorlar. İçerisinde bulunulan an her daim eksik ve kusurlu geliyor. O yüzden cılız bir gölge gibi ilişiveriyorlar hayatınıza; laf olsun diye aşklar, arkadaşlıklar. Biz daha iyisini yapana kadar elimizden gelen bu der gibi.
Aşktan olsun, dosttan olsun, köklerinden yoksun bu eğreti ruhlar, hayatınızdan geçip gittikleri zaman, içinizde yavan ve soğuk bir boşluk bırakıyorlar ve yaktığınız hiçbir ateş, bu boşluğu ısıtmaya yetmiyor.
