24 Kasım 2016 Perşembe

Rabona

Şu herifi bir rabona başında görünce kalbi atmayan adam, ya sanattan anlamıyordur, ya aşktan. Bizim hayatlarımızın künt çirkinliği içerisindeki incelikli hareketlere de hastayım, işte bu yüzden. Takım çalışması fena halde bir yeniçağ erdemi. Bana sorarsan herkes işini en iyi şekilde yapsa, hoca'nın başı ağrımaz. Yok ama öyle değil. Herkes olabildiğinin en iyisi olacak. Hatta mümkün olan herşeyin en iyisi olacak, en güzeli, en akıllısı, en erdemlisi, en çok okuyanı, en çok anlayanı. Sonra bunları bir iki App'ten geçirip arkaya fon müziği vererek İnstagram'dan falan yayınlayacak da biz de bilelim. Evliliklerin falan klibi var lan artık, herkes süperstar. Herkes vatan kurtarıyor. Ben yaptığım herhangi birşeyin dünyayı değiştirdiğine inanmayı bırakalı çok oldu. Havlu kenarına tığ işleyen teyzeler gibi, hayatın kenarında boncuk işleyip kağıt falan yapıştırıyorum artık, daha iyi. Daha geçen gün, şenlikli bir fener alayı gibi giyinip boyanıp gezdiğim günlerde çekilmiş bir fotoğrafıma bakıp kendimi tanıyamadımdı; haklıydım gözler bile benim değildi zira. Bugün bir arkadaşım, ki arkadaşım değil aslında o benim elime doğdu ve başladı aşk, “birine dair birşeyler yazdığın zaman çok kıskanıyorum, bir şekil hayatına değdiği için” dedi. Ki aslında çok gereksiz bir kıskançlıktı bu, hayatıma ilk o değmişti zira. Ekledi sonra “kendinin farkında değilsin” kendimin farkındayım gereğinden fazla, ancak galiba artık hayata gereken ehemmiyeti veremiyorum. Bu dünyanın kurtarılabilir olduğuna, hatta kurtarılmaya değer olduğuna dair bir ümidim yok. Dünya olması gerektiği gibi, bizim kim olduğumuzun, nerden geldiğimizin ne bok yediğimizin de bir ehemmiyeti yok. Benim şu an vardığım akıl noktasında, ki yarın varacağım noktayı tenzih ederek konuşuyorum; mühimmatı olan tek mevzu, incelikler mevzu. Beni bu kafayla hatırlasınlar isterim, ya da istemem bile lan, kimim ki ben neticede. Prenslerden, prenseslerden, krallardan, kraliçelerden sıtkım sıyrıldı, havlulunun kenarına tığ işle, ama kendin ol, canımı al be ablacım. Kızım olursa da adını Rabona koyarım, bu kadar netim.

25 Ekim 2016 Salı

Rücu

Şimdiye kadar ne yaptıysam, neye muktedir olduysam zaruretten. Bana sorsan misal, hiçbirini muaffakiyet kabul etmem. Öyle gerekti, öyle oldu. "İnsanın naturası" derdi rahmetli ananem, Kadenuçha'm; benim naturamda buna dönüşmek varmış. O okulu okumam gerekti, o  kadar çalışmam gerekti; şimdi, kalem tutmaktan sağ - orta parmağı yamulmuş ellerim, şu an bir hırdavatçı kalfasının ellerinden hallice zerafet konusunda. Sadece kalem tutarak hayatı iyileştirebileceğime inandığım çok kısa bir zaman zarfında, tırnaklarımı uzatıp, boyadığım olmuştu. Böylece genç bir kadın eline benzemişlerdi kısa bir süre, lakin o halimi çok uzaktan tanıyorum şu an.
Bir dil öğrenmişsem, onu kullanmışsam, o dilde hikayeler anlatmışsam hep mecburiyetten. Ödenecek kira, fatura, kedi maması, boku püsürü olduğundan. Attığın gol ne kadar şık olursa olsun, neticede bir goldür, en fazla üç puan getirir koyar cebine. Bazen en iyi oynar, en kötü kaybedersin, futbolun da, hayatın da adaleti yoktur, harbiden yoktur. Adalet, bizim gibi kendinden çok büyük birşeye inanmak ihtiyacında olup vicdanını tek bir tanrıya ve hikayeye teslim edemeyecek kadar kibirli olanların yarattığı en soylu yalan. Umut desen, şöyle söyleyeyim, dünyadaki en siktiriboktan şey. Hayatın bu kadar boktan olması bile, yalan yanlış umut edilen şeylerin, korkunç bir şangırtı ile insanın tepesine yıkılıp onu enkaz altında nefessiz bırakması kadar kötü değil aslına bakarsan.
Çünkü hayat, size "bilgelik" tıkıştırmaya çalışan o gerizekalı kitaplarda -ki onları da okudum zaruretten- anlatıldığı gibi kutsal bir emanet değil, doğru yerden tutmasını bilmediğinde taşınmaz hale gelen bir yük aslında. Taşımakta "zaruri" olduğun bu yük, neyi, kimi umut ettiğine, hangi hikayeyi hak ettiğine bakmadan, şu an olduğun şeye dönüştürdü seni de. 
Hepimiz, mecburiyetten, eşyanın "natura"sı gereği aslımıza rücu ettik, elhamdürillah. 

19 Ekim 2016 Çarşamba

Bal sarı

Keder dediğin şey canım kardeşim, ince belli bir bardaktaki tavşan kanı çayın dibine çöken iki kesme şeker gibi insanın yüreciğine çöker önce; sonra zamanla karışır, sana, hayatına ait olur. Yani şimdi bal sarısı tadımda duyduğun bu keder bana başka hayatlardan armağandır, bana karışmış, artık bana ait olmuştur, ben onun olmuşumdur. Senin ızdırabın da şimdi hep orada kalacakmış gibi içime çöreklenmiş olabilir, lakin hayat bir süre sonra onu da bana katacak, acıyı zamanla seyreltecektir. Neticede hepimiz başka insanların, başka hayatların kederleri ile tadımızda bıraktığı rayihalardan ibaretiz.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Yük

İşte bu masanın başına hep ruhumuzda bir yükle oturuyoruz; amacımız onu bölüp rahatlamak biraz. Olmuyor. İster kalp ağrısı olsun, ister dünyanın sancısı, bu yükleri bölmek mümkün değil; bölüp bir parçasını başkasına teslim etmek, göğüs kafesimizi ezip nefesimizi düğümleyen bu ağırlıktan bir an için bile olsa kurtulup, rahat bir soluk alabilmek. Olmuyor, çünkü herkes kendi acısıyla mükellef. 
Daha birkaç gün önce küçük bir kız çocuğunun kalbindeki kesiğe pansuman yapmak için oturduk şu masaya. Küçük bir kedi kadar sevimli olabilen kız, o ufacık kesikten deli gibi kan kaybederek saatlerce anlattı ama bir gram bile eksilmedi yükünden. Ben sadece elimde bir şarap kadehi ile ne bok yediğini bilmeyen bir hergelenin daha ensesine bir tokat atıp "sittir git lan, cehennemin dibine kadar yolun var" deme hissiyatını duydum küçük kızın gıyabında bilmem kaçıncı kez. Şöyle geçti kafamdan, "eve gidince ağlar açılır biraz" çünkü ben de öyle yapmıştım eskiden. Çok ağlayıp az açılmıştım.
Şimdi bu kadın, ki öyle böyle bir kadın değildir, ne anlatmaya gücüm yeter ne anlamaya gücünüz - çektiği dünya sancısını korkunç bir sabırla söze döküyor. Onu tanıdım tanıyalı, insanlığa iyi gelecek bir Bilginin doğum sancısını çekiyor bu kadın. Bizi var eden sır ne ise, onun aklında miyadını doldurmayı ve doğmayı bekliyor, beklerken de inanılmaz bir sancı çekiyor kadın. Ben, bu sancıyı paylaşamıyorum; aynı masanın başında oturup aynı soruları sorsam da olmuyor; çünkü cevaba gebe olan o, sancıyı çeken o. Herkes yükü ile müsemma. Masaya kimle oturursan otur, ne söylersen söyle, herkesin yükü, nereden tutup kaldıracağını bilmediği bir heyülla gibi yanıbaşında duruyor. Ve hiç bir laf, hiç bir kadeh, hiç bir bardak demli çay mutat sonucu değiştirmiyor. Yük hamiline zimmetli, Yük bizim, bölünmüyor.

3 Ekim 2016 Pazartesi

Ruhun sâlâh hali

"Al bunu, havaalanında beklerken kahvenin yanında yersin" Dedi tam evin kapısından çıkarken. Kafasının içinde dönen 40 asabi tilkinin arasına benim kahvemin yanındaki gofreti ve bundan mütevellit 20 mg seretonini sıkıştırmayı becermiş. Kendisine sorsan gebelikten dolayı kafası karışık, hep birşeyi unutuyor. Herkes herkesi seviyor artık, herkes hayatı seviyor; çünkü kalender yürekli olmak çağımızın en revaçta erdemi. Üstelik herkes, kendisinden başka herkes kusurlu, ihanete meyilli ve eksik olduğu halde yapabiliyor bunu; herkes şahane. Ben insan sevmiyorum: insan insanın cehennemi. Ancak gel gör ki, insan insanın devası da aynı zamanda, bunu anladım şu iki gün. Yaşamak denen bu ölümcül illetten "şifa" bulmak mümkün değil belki ama beş on sene önce yürüdüğün boktan yola girmiş ve o boktan yorulmuş, suratının yarısı göz, bir kız çocuğu ile karşılıklı gelip konuşarak "sâlâh" hali bulmak mümkün. Kendini dinler gibisin, bizim gibilerin kaderi hep aynı, on tırnağımız hayatın yakasında kırılıyor, o kadar işimizin arasında gözümüzün yaşını silip bir de o tırnakları törpülemek zorunda kalıyoruz. Hem de kız çocuğu kahküllerini kendisi kesmiş; hepsi bir alem. Sevmesen olmaz. Annenin okula giderken yaptığı gibi beslenme koyuyor yanına ama kardeşinin yaptığı gibi kabahat paylaşıyor. Ne kadar güzel seni seviyorum diyor. O kadar da ceberrut bir kadın değilmişim yahu diyorsun, yani şu insanların bir paket gofret ile bana ettiğine bak. 
Ne kadar güzel insan sevebiliyorum aslında ben diyorsun, ne kadar çok. Çok uzaktan ve zamana ve mekana bağlı olmadan. Bu fikir sana kendini bile sevdiriyor, kalbinin kırıldığını bilmediğin bir yerini onarıyor: bu ihtimalden ödü patlamış, ikrar etmiş, ihtimal vermemiş herkese üzülüyorsun bi yol: "Aslında ne çok ve ne kadar güzel sevebilirdim seni lan, kapıdan çıkarken eline gofret tutuşturacak kadar, yazık oldu sana" Gidip kendisine üç tane kedi getirmeni bekleyen küçük sarı bir kız çocuğunu kandırmak da çok hoş bir hareket değil tabi, ama gittiğin yerde, gece uykusunun arasında senin gibi belli belirsiz mırıldanan bir oğlan çocuğu var. İşte bunlar aşk, işte bunlar hep ruhun "Sâlâh"ı

20 Eylül 2016 Salı

Kanadı kırık

Bizim kanadımızı çok erken kırdılar. İnce uzun parmaklı, ceylan gözlü birer kız çocuğu iken sadece, ince bir bahar dalını 'çıt' diye kırar gibi, ruhumuza değdiği yerden kopardılar kanatlarımızı. Büyüdüğümüz zaman sırtımızdaki yarayı, dünyanın yükü sandık belki bu yüzden. En çok güvendiğimiz insanlar, dolu bir başağın tevazuusunu öğretebilmek için yaptı bunu bize, sanki bu dünyada öğrenecek başka erdem yokmuş gibi. Sen; vasatın cenneti olan bu memlekette, sırtında, kopmuş kanatlarından kalan kanlı yarayı tevazu ile taşımaya çalışmak ne kadar zordur bilir misin?
Bilemezsin! Senin ananın babanın sana öğretmediği erdemlerin de cezasını ben çekiyorum bu hayatta.
Neden? Çünkü bizi yanlış hikayelerle büyüttüklerinden, gelişine şöyle bir omuz atıp "ben seni yenerim lan" diyemiyoruz şu hayata. 
Sen vasatsın, bundan haberin yok. Bizim kanatlarımızı kırıp, dolu bir başağın fıtratını uygun gördüler bize. 
Kırmayın Ceylan gözlü kızlarınızın kanadını. Hayatı karşılarına alıp: "ben seni yenerim lan" diye bağırabilsinler yüzüne!

18 Eylül 2016 Pazar

Hesapsız


Doğruya doğru: Denize bakıp yaptığın hesapların hiçbiri tutmadı; 35'inden sonra bir dil daha öğrenecektin, 40'ından sonra, kendii yalnızca istediğine anlatacak bir lisan yaratacaktın. Sonra o lisanda upuzun bir hikaye yazacaktın.

Şimdi “1” kala, sadece taşlarla konuşmak istiyorsun ve hatta taş olmak istiyorsun; kendi lisanını bir kenara bırak, bildiğin her lisanda taş gibi lal olmak istiyorsun.

Yüreğini derin kuyulara döküp sakladığın, kendini büyük savaşlara aitmiş gibi hissettiğin günler de yok artık. Ara ara kendini bile korkutan bir çıplaklıkla apaçık ortadasın ve bu hayatta, hayatın kendisinden daha büyük ve fakat anlamsız bir savaş yok, onu anladın.

Aradan bin yıl geçse, bu ruhu neden aşıboyalı taş evlerin harabelerine tecrit etmek istediğini anlamayacaksın. 

İnsanların ve acılarının, hayatına mıh gibi saplandığı yıllar da geride kaldı çoktan. Bir zaman önce, şu masada çok büyük, çok akıllı ve yüksek ihtimalle başka bir hayata ait, rakı sesli bir adamla oturup denize bakmıştın ve gözlerini karşıdaki adanın silüetine dikip sana demişti ki: Aşk, artık bize yunan adaları gibi, karşıdan görüyoruz, ama gidemiyoruz.

Oysa Şimdi masanın öbür yanında geçmişine dadanmış bir hortlak, kazandığın, kaybettiğin ve kaçtığın tüm yaralarını tuzlu su ile yıkıyor. Böylece, canının yanmasından anlıyorsun ki, kaçtığın kavgaların yaraları hiç iyileşmemiş sadece içine kanamış. 

Sonra belki tuzlu su ile yıkanan yaralara er meydanında anasonlu bir pansuman, aşk yine ela gözleri hareli bir hortlak, aşk yine uzakta bir gavur adası.


-- 
Ebrar ELBASAN