24 Kasım 2016 Perşembe
Rabona
25 Ekim 2016 Salı
Rücu
19 Ekim 2016 Çarşamba
Bal sarı
Keder dediğin şey canım kardeşim, ince belli bir bardaktaki tavşan kanı çayın dibine çöken iki kesme şeker gibi insanın yüreciğine çöker önce; sonra zamanla karışır, sana, hayatına ait olur. Yani şimdi bal sarısı tadımda duyduğun bu keder bana başka hayatlardan armağandır, bana karışmış, artık bana ait olmuştur, ben onun olmuşumdur. Senin ızdırabın da şimdi hep orada kalacakmış gibi içime çöreklenmiş olabilir, lakin hayat bir süre sonra onu da bana katacak, acıyı zamanla seyreltecektir. Neticede hepimiz başka insanların, başka hayatların kederleri ile tadımızda bıraktığı rayihalardan ibaretiz.
12 Ekim 2016 Çarşamba
Yük
İşte bu masanın başına hep ruhumuzda bir yükle oturuyoruz; amacımız onu bölüp rahatlamak biraz. Olmuyor. İster kalp ağrısı olsun, ister dünyanın sancısı, bu yükleri bölmek mümkün değil; bölüp bir parçasını başkasına teslim etmek, göğüs kafesimizi ezip nefesimizi düğümleyen bu ağırlıktan bir an için bile olsa kurtulup, rahat bir soluk alabilmek. Olmuyor, çünkü herkes kendi acısıyla mükellef. 3 Ekim 2016 Pazartesi
Ruhun sâlâh hali
"Al bunu, havaalanında beklerken kahvenin yanında yersin" Dedi tam evin kapısından çıkarken. Kafasının içinde dönen 40 asabi tilkinin arasına benim kahvemin yanındaki gofreti ve bundan mütevellit 20 mg seretonini sıkıştırmayı becermiş. Kendisine sorsan gebelikten dolayı kafası karışık, hep birşeyi unutuyor. Herkes herkesi seviyor artık, herkes hayatı seviyor; çünkü kalender yürekli olmak çağımızın en revaçta erdemi. Üstelik herkes, kendisinden başka herkes kusurlu, ihanete meyilli ve eksik olduğu halde yapabiliyor bunu; herkes şahane. Ben insan sevmiyorum: insan insanın cehennemi. Ancak gel gör ki, insan insanın devası da aynı zamanda, bunu anladım şu iki gün. Yaşamak denen bu ölümcül illetten "şifa" bulmak mümkün değil belki ama beş on sene önce yürüdüğün boktan yola girmiş ve o boktan yorulmuş, suratının yarısı göz, bir kız çocuğu ile karşılıklı gelip konuşarak "sâlâh" hali bulmak mümkün. Kendini dinler gibisin, bizim gibilerin kaderi hep aynı, on tırnağımız hayatın yakasında kırılıyor, o kadar işimizin arasında gözümüzün yaşını silip bir de o tırnakları törpülemek zorunda kalıyoruz. Hem de kız çocuğu kahküllerini kendisi kesmiş; hepsi bir alem. Sevmesen olmaz. Annenin okula giderken yaptığı gibi beslenme koyuyor yanına ama kardeşinin yaptığı gibi kabahat paylaşıyor. Ne kadar güzel seni seviyorum diyor. O kadar da ceberrut bir kadın değilmişim yahu diyorsun, yani şu insanların bir paket gofret ile bana ettiğine bak. 20 Eylül 2016 Salı
Kanadı kırık
18 Eylül 2016 Pazar
Hesapsız
Şimdi “1” kala, sadece taşlarla konuşmak istiyorsun ve hatta taş olmak istiyorsun; kendi lisanını bir kenara bırak, bildiğin her lisanda taş gibi lal olmak istiyorsun.
Yüreğini derin kuyulara döküp sakladığın, kendini büyük savaşlara aitmiş gibi hissettiğin günler de yok artık. Ara ara kendini bile korkutan bir çıplaklıkla apaçık ortadasın ve bu hayatta, hayatın kendisinden daha büyük ve fakat anlamsız bir savaş yok, onu anladın.
Aradan bin yıl geçse, bu ruhu neden aşıboyalı taş evlerin harabelerine tecrit etmek istediğini anlamayacaksın.
İnsanların ve acılarının, hayatına mıh gibi saplandığı yıllar da geride kaldı çoktan. Bir zaman önce, şu masada çok büyük, çok akıllı ve yüksek ihtimalle başka bir hayata ait, rakı sesli bir adamla oturup denize bakmıştın ve gözlerini karşıdaki adanın silüetine dikip sana demişti ki: Aşk, artık bize yunan adaları gibi, karşıdan görüyoruz, ama gidemiyoruz.
Oysa Şimdi masanın öbür yanında geçmişine dadanmış bir hortlak, kazandığın, kaybettiğin ve kaçtığın tüm yaralarını tuzlu su ile yıkıyor. Böylece, canının yanmasından anlıyorsun ki, kaçtığın kavgaların yaraları hiç iyileşmemiş sadece içine kanamış.
Sonra belki tuzlu su ile yıkanan yaralara er meydanında anasonlu bir pansuman, aşk yine ela gözleri hareli bir hortlak, aşk yine uzakta bir gavur adası.



