20 Eylül 2016 Salı

Kanadı kırık

Bizim kanadımızı çok erken kırdılar. İnce uzun parmaklı, ceylan gözlü birer kız çocuğu iken sadece, ince bir bahar dalını 'çıt' diye kırar gibi, ruhumuza değdiği yerden kopardılar kanatlarımızı. Büyüdüğümüz zaman sırtımızdaki yarayı, dünyanın yükü sandık belki bu yüzden. En çok güvendiğimiz insanlar, dolu bir başağın tevazuusunu öğretebilmek için yaptı bunu bize, sanki bu dünyada öğrenecek başka erdem yokmuş gibi. Sen; vasatın cenneti olan bu memlekette, sırtında, kopmuş kanatlarından kalan kanlı yarayı tevazu ile taşımaya çalışmak ne kadar zordur bilir misin?
Bilemezsin! Senin ananın babanın sana öğretmediği erdemlerin de cezasını ben çekiyorum bu hayatta.
Neden? Çünkü bizi yanlış hikayelerle büyüttüklerinden, gelişine şöyle bir omuz atıp "ben seni yenerim lan" diyemiyoruz şu hayata. 
Sen vasatsın, bundan haberin yok. Bizim kanatlarımızı kırıp, dolu bir başağın fıtratını uygun gördüler bize. 
Kırmayın Ceylan gözlü kızlarınızın kanadını. Hayatı karşılarına alıp: "ben seni yenerim lan" diye bağırabilsinler yüzüne!

18 Eylül 2016 Pazar

Hesapsız


Doğruya doğru: Denize bakıp yaptığın hesapların hiçbiri tutmadı; 35'inden sonra bir dil daha öğrenecektin, 40'ından sonra, kendii yalnızca istediğine anlatacak bir lisan yaratacaktın. Sonra o lisanda upuzun bir hikaye yazacaktın.

Şimdi “1” kala, sadece taşlarla konuşmak istiyorsun ve hatta taş olmak istiyorsun; kendi lisanını bir kenara bırak, bildiğin her lisanda taş gibi lal olmak istiyorsun.

Yüreğini derin kuyulara döküp sakladığın, kendini büyük savaşlara aitmiş gibi hissettiğin günler de yok artık. Ara ara kendini bile korkutan bir çıplaklıkla apaçık ortadasın ve bu hayatta, hayatın kendisinden daha büyük ve fakat anlamsız bir savaş yok, onu anladın.

Aradan bin yıl geçse, bu ruhu neden aşıboyalı taş evlerin harabelerine tecrit etmek istediğini anlamayacaksın. 

İnsanların ve acılarının, hayatına mıh gibi saplandığı yıllar da geride kaldı çoktan. Bir zaman önce, şu masada çok büyük, çok akıllı ve yüksek ihtimalle başka bir hayata ait, rakı sesli bir adamla oturup denize bakmıştın ve gözlerini karşıdaki adanın silüetine dikip sana demişti ki: Aşk, artık bize yunan adaları gibi, karşıdan görüyoruz, ama gidemiyoruz.

Oysa Şimdi masanın öbür yanında geçmişine dadanmış bir hortlak, kazandığın, kaybettiğin ve kaçtığın tüm yaralarını tuzlu su ile yıkıyor. Böylece, canının yanmasından anlıyorsun ki, kaçtığın kavgaların yaraları hiç iyileşmemiş sadece içine kanamış. 

Sonra belki tuzlu su ile yıkanan yaralara er meydanında anasonlu bir pansuman, aşk yine ela gözleri hareli bir hortlak, aşk yine uzakta bir gavur adası.


-- 
Ebrar ELBASAN