Şimdiye kadar ne yaptıysam, neye muktedir olduysam zaruretten. Bana sorsan misal, hiçbirini muaffakiyet kabul etmem. Öyle gerekti, öyle oldu. "İnsanın naturası" derdi rahmetli ananem, Kadenuçha'm; benim naturamda buna dönüşmek varmış. O okulu okumam gerekti, o kadar çalışmam gerekti; şimdi, kalem tutmaktan sağ - orta parmağı yamulmuş ellerim, şu an bir hırdavatçı kalfasının ellerinden hallice zerafet konusunda. Sadece kalem tutarak hayatı iyileştirebileceğime inandığım çok kısa bir zaman zarfında, tırnaklarımı uzatıp, boyadığım olmuştu. Böylece genç bir kadın eline benzemişlerdi kısa bir süre, lakin o halimi çok uzaktan tanıyorum şu an.
Bir dil öğrenmişsem, onu kullanmışsam, o dilde hikayeler anlatmışsam hep mecburiyetten. Ödenecek kira, fatura, kedi maması, boku püsürü olduğundan. Attığın gol ne kadar şık olursa olsun, neticede bir goldür, en fazla üç puan getirir koyar cebine. Bazen en iyi oynar, en kötü kaybedersin, futbolun da, hayatın da adaleti yoktur, harbiden yoktur. Adalet, bizim gibi kendinden çok büyük birşeye inanmak ihtiyacında olup vicdanını tek bir tanrıya ve hikayeye teslim edemeyecek kadar kibirli olanların yarattığı en soylu yalan. Umut desen, şöyle söyleyeyim, dünyadaki en siktiriboktan şey. Hayatın bu kadar boktan olması bile, yalan yanlış umut edilen şeylerin, korkunç bir şangırtı ile insanın tepesine yıkılıp onu enkaz altında nefessiz bırakması kadar kötü değil aslına bakarsan.
Çünkü hayat, size "bilgelik" tıkıştırmaya çalışan o gerizekalı kitaplarda -ki onları da okudum zaruretten- anlatıldığı gibi kutsal bir emanet değil, doğru yerden tutmasını bilmediğinde taşınmaz hale gelen bir yük aslında. Taşımakta "zaruri" olduğun bu yük, neyi, kimi umut ettiğine, hangi hikayeyi hak ettiğine bakmadan, şu an olduğun şeye dönüştürdü seni de.
Hepimiz, mecburiyetten, eşyanın "natura"sı gereği aslımıza rücu ettik, elhamdürillah.



