25 Ekim 2016 Salı

Rücu

Şimdiye kadar ne yaptıysam, neye muktedir olduysam zaruretten. Bana sorsan misal, hiçbirini muaffakiyet kabul etmem. Öyle gerekti, öyle oldu. "İnsanın naturası" derdi rahmetli ananem, Kadenuçha'm; benim naturamda buna dönüşmek varmış. O okulu okumam gerekti, o  kadar çalışmam gerekti; şimdi, kalem tutmaktan sağ - orta parmağı yamulmuş ellerim, şu an bir hırdavatçı kalfasının ellerinden hallice zerafet konusunda. Sadece kalem tutarak hayatı iyileştirebileceğime inandığım çok kısa bir zaman zarfında, tırnaklarımı uzatıp, boyadığım olmuştu. Böylece genç bir kadın eline benzemişlerdi kısa bir süre, lakin o halimi çok uzaktan tanıyorum şu an.
Bir dil öğrenmişsem, onu kullanmışsam, o dilde hikayeler anlatmışsam hep mecburiyetten. Ödenecek kira, fatura, kedi maması, boku püsürü olduğundan. Attığın gol ne kadar şık olursa olsun, neticede bir goldür, en fazla üç puan getirir koyar cebine. Bazen en iyi oynar, en kötü kaybedersin, futbolun da, hayatın da adaleti yoktur, harbiden yoktur. Adalet, bizim gibi kendinden çok büyük birşeye inanmak ihtiyacında olup vicdanını tek bir tanrıya ve hikayeye teslim edemeyecek kadar kibirli olanların yarattığı en soylu yalan. Umut desen, şöyle söyleyeyim, dünyadaki en siktiriboktan şey. Hayatın bu kadar boktan olması bile, yalan yanlış umut edilen şeylerin, korkunç bir şangırtı ile insanın tepesine yıkılıp onu enkaz altında nefessiz bırakması kadar kötü değil aslına bakarsan.
Çünkü hayat, size "bilgelik" tıkıştırmaya çalışan o gerizekalı kitaplarda -ki onları da okudum zaruretten- anlatıldığı gibi kutsal bir emanet değil, doğru yerden tutmasını bilmediğinde taşınmaz hale gelen bir yük aslında. Taşımakta "zaruri" olduğun bu yük, neyi, kimi umut ettiğine, hangi hikayeyi hak ettiğine bakmadan, şu an olduğun şeye dönüştürdü seni de. 
Hepimiz, mecburiyetten, eşyanın "natura"sı gereği aslımıza rücu ettik, elhamdürillah. 

19 Ekim 2016 Çarşamba

Bal sarı

Keder dediğin şey canım kardeşim, ince belli bir bardaktaki tavşan kanı çayın dibine çöken iki kesme şeker gibi insanın yüreciğine çöker önce; sonra zamanla karışır, sana, hayatına ait olur. Yani şimdi bal sarısı tadımda duyduğun bu keder bana başka hayatlardan armağandır, bana karışmış, artık bana ait olmuştur, ben onun olmuşumdur. Senin ızdırabın da şimdi hep orada kalacakmış gibi içime çöreklenmiş olabilir, lakin hayat bir süre sonra onu da bana katacak, acıyı zamanla seyreltecektir. Neticede hepimiz başka insanların, başka hayatların kederleri ile tadımızda bıraktığı rayihalardan ibaretiz.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Yük

İşte bu masanın başına hep ruhumuzda bir yükle oturuyoruz; amacımız onu bölüp rahatlamak biraz. Olmuyor. İster kalp ağrısı olsun, ister dünyanın sancısı, bu yükleri bölmek mümkün değil; bölüp bir parçasını başkasına teslim etmek, göğüs kafesimizi ezip nefesimizi düğümleyen bu ağırlıktan bir an için bile olsa kurtulup, rahat bir soluk alabilmek. Olmuyor, çünkü herkes kendi acısıyla mükellef. 
Daha birkaç gün önce küçük bir kız çocuğunun kalbindeki kesiğe pansuman yapmak için oturduk şu masaya. Küçük bir kedi kadar sevimli olabilen kız, o ufacık kesikten deli gibi kan kaybederek saatlerce anlattı ama bir gram bile eksilmedi yükünden. Ben sadece elimde bir şarap kadehi ile ne bok yediğini bilmeyen bir hergelenin daha ensesine bir tokat atıp "sittir git lan, cehennemin dibine kadar yolun var" deme hissiyatını duydum küçük kızın gıyabında bilmem kaçıncı kez. Şöyle geçti kafamdan, "eve gidince ağlar açılır biraz" çünkü ben de öyle yapmıştım eskiden. Çok ağlayıp az açılmıştım.
Şimdi bu kadın, ki öyle böyle bir kadın değildir, ne anlatmaya gücüm yeter ne anlamaya gücünüz - çektiği dünya sancısını korkunç bir sabırla söze döküyor. Onu tanıdım tanıyalı, insanlığa iyi gelecek bir Bilginin doğum sancısını çekiyor bu kadın. Bizi var eden sır ne ise, onun aklında miyadını doldurmayı ve doğmayı bekliyor, beklerken de inanılmaz bir sancı çekiyor kadın. Ben, bu sancıyı paylaşamıyorum; aynı masanın başında oturup aynı soruları sorsam da olmuyor; çünkü cevaba gebe olan o, sancıyı çeken o. Herkes yükü ile müsemma. Masaya kimle oturursan otur, ne söylersen söyle, herkesin yükü, nereden tutup kaldıracağını bilmediği bir heyülla gibi yanıbaşında duruyor. Ve hiç bir laf, hiç bir kadeh, hiç bir bardak demli çay mutat sonucu değiştirmiyor. Yük hamiline zimmetli, Yük bizim, bölünmüyor.

3 Ekim 2016 Pazartesi

Ruhun sâlâh hali

"Al bunu, havaalanında beklerken kahvenin yanında yersin" Dedi tam evin kapısından çıkarken. Kafasının içinde dönen 40 asabi tilkinin arasına benim kahvemin yanındaki gofreti ve bundan mütevellit 20 mg seretonini sıkıştırmayı becermiş. Kendisine sorsan gebelikten dolayı kafası karışık, hep birşeyi unutuyor. Herkes herkesi seviyor artık, herkes hayatı seviyor; çünkü kalender yürekli olmak çağımızın en revaçta erdemi. Üstelik herkes, kendisinden başka herkes kusurlu, ihanete meyilli ve eksik olduğu halde yapabiliyor bunu; herkes şahane. Ben insan sevmiyorum: insan insanın cehennemi. Ancak gel gör ki, insan insanın devası da aynı zamanda, bunu anladım şu iki gün. Yaşamak denen bu ölümcül illetten "şifa" bulmak mümkün değil belki ama beş on sene önce yürüdüğün boktan yola girmiş ve o boktan yorulmuş, suratının yarısı göz, bir kız çocuğu ile karşılıklı gelip konuşarak "sâlâh" hali bulmak mümkün. Kendini dinler gibisin, bizim gibilerin kaderi hep aynı, on tırnağımız hayatın yakasında kırılıyor, o kadar işimizin arasında gözümüzün yaşını silip bir de o tırnakları törpülemek zorunda kalıyoruz. Hem de kız çocuğu kahküllerini kendisi kesmiş; hepsi bir alem. Sevmesen olmaz. Annenin okula giderken yaptığı gibi beslenme koyuyor yanına ama kardeşinin yaptığı gibi kabahat paylaşıyor. Ne kadar güzel seni seviyorum diyor. O kadar da ceberrut bir kadın değilmişim yahu diyorsun, yani şu insanların bir paket gofret ile bana ettiğine bak. 
Ne kadar güzel insan sevebiliyorum aslında ben diyorsun, ne kadar çok. Çok uzaktan ve zamana ve mekana bağlı olmadan. Bu fikir sana kendini bile sevdiriyor, kalbinin kırıldığını bilmediğin bir yerini onarıyor: bu ihtimalden ödü patlamış, ikrar etmiş, ihtimal vermemiş herkese üzülüyorsun bi yol: "Aslında ne çok ve ne kadar güzel sevebilirdim seni lan, kapıdan çıkarken eline gofret tutuşturacak kadar, yazık oldu sana" Gidip kendisine üç tane kedi getirmeni bekleyen küçük sarı bir kız çocuğunu kandırmak da çok hoş bir hareket değil tabi, ama gittiğin yerde, gece uykusunun arasında senin gibi belli belirsiz mırıldanan bir oğlan çocuğu var. İşte bunlar aşk, işte bunlar hep ruhun "Sâlâh"ı