Çiçeğin, ağacın, bitkinin aksine insan, başka insanlardan kökleniyor. O köklerden beslenip, kaderinde ne olmak varsa ona dönüşebiliyor. İnsanlar, onların hikâyeleri, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, karşısında hayranlıkla yürek boşalttığımız manzaralar, sırımızdaki yük ile yürüdüğümüz yollar… İşte tüm bunlar köklerimize su verip bizi hayata bağlıyor. Hiçbir canlı, gerçek olsun, metaforik olsun kökleri olmaksızın kendini besleyemiyor.
Kökün zaman ve mekâna minneti yok. Rahmetli ananem dizinin dibinde oturma fırsatı bulabildiğim 12 kısacık senede, uzunca bir süre kendisinin uydurduğunu sandığım bir lisanda küfürler etti, sevgi sözcükleri söyledi, hikâyeler anlattı. Bu hikâyeler benim köklerimden bazısını bundan 600 sene önce Endülüs kıyısında bir liman şehrinin taş döşeli sokaklarına götürüp bıraktı. Bana ait olduğunu, benim ona ait olduğumu bilmediğim bu dil, bu dilde duyduğum öyküler ve dinlediğim şarkılar, beni geri dönülemez bir biçimde değiştirdi.
Daha doğar doğmaz sevmeye başladığım ilk arkadaşımın bir bardak su gibi ferah güzelliğinde, nobran inadında köklendim; bir yanım her daim, hayatta kendi iradem ile kurduğum ilk ittifak olan bu dostluktan beslendi.
Birisi bana “abla” diye seslendiğinde içimi saran o sıcak duygu, aynı tohumdan bambaşka renklerde çiçek açan kardeşimin hınzır ve çilli çocukluk suratından köklendi; sana hiç benzemeyeni en çok sevebileceğin fikri, yine aynı yerden…
Âşık olduğum adamlar, al bunu oku diye verdikleri kitaplar, yanı başlarında alabildiğim huzur nefesleri, aşk ve adam artık tamamen geçmişin malı olmuşken bile bana bir şeyler öğretmeye devam ettiler.
Böyledir çünkü insanoğlu köklerinden beslenir; kök salamamak ruhun derin bir hastalığıdır.
Ben, genç sayılabilecek yaşıma rağmen bu memleketin kaderinin kırıldığı birçok ana tanıklık ettim. Bazılarına o kadar yakındım ki koskoca bir neslin kaderi devinirken kulaklarım uğultudan sağır oldu. Bazısının hangi korkunç manaya gelebileceğini, nasıl sancılara sebep olabileceğini ancak geriye dönüp bakınca anlayabildim.
80 ihtilali ve hemen ardından memleketin ekonomik ve ahlaki olarak geçtiği hafif raylı sistem bu kaderin fay kırıklarının bence en korkuncudur.
Bizler gibi, çizgi film izlemek için sabırla bütün hafta Pazar sabahını beklemek zorunda olmayan, madde – statü ilişkisini çok çabuk kavrayabilen çocuklar yetiştirdi bu sistem. Bizim aksimize her sene yeni bir okul çantası kullandı bu çocuklar ve elbise yaması ile ayakkabı pençesi ne işe yarar bilmeden büyüdüler.
Sonra hiçbir şeyi tamir etmeye niyeti olmayan, sadece daha yenisi ulaşılabilir olduğu için eskisinden gönüllü vazgeçen yetişkinlere dönüştürler.
Belediye otobüslerine, vapurlara bindiğinizde dikkat edin: ortalık ellerinde muhtemelen 1 aylık emekli maaşlarından daha pahalı telefonlarla dolaşan nineler ve dedeler ile dolu. Margarinin karaborsasını, ekmek karnesini görmüş bu insanlar, o telefonlara evlerinin bir aylık iaşesini vermiş olamazlar. Daha düne kadar torunlarının dünyasının odak noktası olan bu yüksek fonksiyonlu telefonlar, bir üst modelinin piyasaya çıkması ile önce anne – babaya, onun üst modelinin çıkması ile dedeye nineye terk ediliyor.
Gençliğinde, cızırtılı, kesilip duran berbat bir telefon görüşmesi yapabilmek için saatlerce santralden hat beklemek zorunda kamış bu insancıklar, ancak açmayı ve kapamayı becerebildikleri bu karmaşık cihazlarda, en iyi ihtimalle şeker patlatarak zaman öldürmeyi öğrenebiliyorlar.
Herkes her şeyin en iyisini ve en yenisini istiyor, dahası bunu hak ettiğine inanıyor. Telefonun, okulun, işin, aşkın, arkadaşın, en iyisi… Bu yüzden hiçbir yerde durup dinlenemiyor, kök salamıyorlar. Kök salmak, o köklerden beslenip daha büyük, daha iyi bir şeye dönüşmek zaman ve tevazu istiyor.
Çocukluğumda babamın muhteşem hercai menekşeler yetiştirdiğini hatırlıyorum. Büyümüş ve çıldırırcasına çiçek açmış bir menekşeden olgun bir tek yaprağı koparıp, bir çay bardağı temiz suyun içerisinde köklendirdiğini sonra köklenmiş bu tek yaprağı ufak bir saksıya alıp yine kocaman bir bitki olana kadar itina ile suladığı geliyor aklıma. Mesela benim köklerimden birisi de bu hikâyede: Ortaya güzel bir şey herhangi bir şey çıkarabilmek için, en başından ve korkunç bir sabırla nasıl başlanması gerektiğine dair bilgiyi bu kökten süzüyorum.
Oysa artık çocuklar, bir çiçeğin tek bir yapraktan nasıl kökleneceğini, kırılmış olanın nasıl tamir edileceğini bilmeden yetişiyorlar. En yenisine v en iyisine yetişme çabası onları herhangi bir şeyi onarabilme yetisinden yoksun kılıyor. Neyi aradıklarını bilmeksizin korkunç bir geç kalmışlık hissi ile sahip oldukları iki satırlık akıl huzurunu bile haram ediyorlar kendilerine.
Çevrenize bakın; insanlar ağızlarından çıkan laf ne olursa olsun, tedirgin bir arayış okunuyor gözlerinden. “Bundan daha iyisiniz yapabilir miyim?” “Ya yapabilirsem ve burada bekleyerek zaman kaybediyorsam?” Bu nedenle insanlar da birbirlerinin hayatında daha iyisi piyasaya çıktığında oğuldan babaya ve ondan dedeye geçecek telefonlar gibi eğreti duruyorlar.
Daha sizin hayatınızda, koynunuzdayken bile, o kim olduğunu henüz bilmedikleri daha iyisini, daha yenisini arıyorlar. İçerisinde bulunulan an her daim eksik ve kusurlu geliyor. O yüzden cılız bir gölge gibi ilişiveriyorlar hayatınıza; laf olsun diye aşklar, arkadaşlıklar. Biz daha iyisini yapana kadar elimizden gelen bu der gibi.
Aşktan olsun, dosttan olsun, köklerinden yoksun bu eğreti ruhlar, hayatınızdan geçip gittikleri zaman, içinizde yavan ve soğuk bir boşluk bırakıyorlar ve yaktığınız hiçbir ateş, bu boşluğu ısıtmaya yetmiyor.
LAF EBİ'Sİ
17 Aralık 2018 Pazartesi
23 Eylül 2017 Cumartesi
İttifak
Kendi kişisel tarihime ilişkin bir şeyler karalıyorum ve hikâyeye senden başlamam gerekti. Zira ilk anım, henüz beş yaşlarındayken, denizin orta yerinde çırpınarak karaya varmaya çalışmamdır. Hiçbir hikaye, özellikle mutlu son ihtimalinden giderek uzaklaşıyorsa, boğulmak ihtimali olan küçük bir kız çocuğu ile başlamamalıdır; en azından mutlu bir başlangıcı olmalıdır; benim için o başlangıç sensin.
Evin önünde sıralı dut ağaçları ve sen. Denizin içerisine uzanan tahta iskele ve sen. İki ağaç arasına gerilmiş iplere asılı koltuk örtülerinden yapılmış çadırlar ve sen. Daha sonra beyaz ve çilli olan geldi, az sonra da koca gözlü ve dişlek olan. Böylece takım tamamlandı; ama ilk seni hatırlıyorum.
Gözüme çevremizdeki çocukların hep en güzeli gibi gözüktüğünü; bir oyuncakçı vitrininde en baş köşede duran prenses kıyafeti giymiş koca bir bebeği izler gibi izlediğimi hatırlıyorum seni. Benimle arkadaşlık etmeyi seçtiğin için kendimi şanslı hissettiğimi. Sanki bizim konuştuklarımızı başka çocuklar anlayamaz, bizim oynadığımız oyunları onlar oynayamazmış diye düşündüğümü.
Aynı okula gidemediğimiz için kalbimin büyük kırıldığını hatırlıyorum; birimiz sabahçı olduğunda diğeri öğlenci olduğu zaman kör şeytana fena küfrettiğimi. Okula özel arabası ve köpeği ile gelen arkadaşından fena halde kıskandığımı hatırlıyorum seni. Çünkü o piyano çalabiliyor ve bale dersleri alıyor; ben en fazla kumaş kırpıklarından oyuncak bebeklere elbise dikebiliyorum.
O kadar zaman, beraberce hiç doğum günü kutlamamışız; oysa ki aramız iki hafta. Muhtemel ki okullar açılır açılmaz birinden mikrop kapıp, doğum gününü de hasta yatakta geçiriyorsun sen, bünyen zayıf zira, bademcikler şinanay. Seninkiler niyetlenmiş bir kez, onda da üst kat komşunun kocası iş gezisi için gittiği Ankara’da pavyonda ölmüş. “adam pavyonda ölmüşse bizim suçumuz ne, niye güme gidiyor benim arkadaşımın doğum günüsü” diye soruyorum anneme, kaba etime okkalı bir cimcik yiyorum. Sen mızıldanmadan vakarla susuyorsun. Böylece mühürleniyor kaderlerimiz: ben en olmayacak yerlerde en olmayacak soruları sorarak delireceğim, sen, fena halde haksızlığa uğruyorken bile vakarı elden bırakmayarak üşüteceksin kafayı. Deliliğimiz bile birbirimize benzemeyecek.
Oysa o adam gitmeseydi pavyonlara, işret meclisinde, hüccetten ölmeseydi, yapardık doğum günü eğlenceni, hep beraber bir fotoğrafımız olurdu. Annem mutlaka ifrazata kaçan bir uyumlulukta elbiseler dikerdi bana, saçımdaki toka bile çoraplarımla aynı renk olurdu. Beyaz ve çilli olan, kaküllerinin altında ışıklı bakan gözleri ile hınzır gülümserdi. En küçük olan hangi kılığını giymiş olursa olsun, üzerinde sarı yün yeleği olurdu, üşürdü çünkü. Saçları tepesinden tek lüleli bir at kuyruğu ve muhtemelen hiçbir şey yemezdi. Sen tüm çocuklar arasında en güzeli olurdun; başak sarısı ve çağla yeşili.
Belki o tuhaf isimli arkadaşını da davet ederdin; kesin gelirdi o da; şöförü var arabası var niye gelmesin? İki çift laf ederdim belki ben; “sen, onu benden çok sevebileceğini mi sanıyorsun? Ne biliyorsun ki onun hakkında? Mesela bademciklerinden nefret ettiğini ve onları aldırdığı zaman tren yoluna atıp, üzerinden tren geçince –paat, paat- diye patlattıracağını biliyor musun? Hem zaten senin her şeyin var, köpeğin, piyanon, koskoca bir gönye - pergel takımın. Benim neyim var? Ayda bir çıkan iki çocuk dergisi bir de arkadaşım; onu bana bırak! Bırakır giderdi muhtemel; hoş, bırakmasa, kaşla göz arası pastasını zehirleyebilirdim. Yapardım bunu; daha o yaşta masalın prensesi sen, cadısı bendim.
Şimdi, konuşmaya başladığından beri beni, sanki askerde birlikte bot bağlamışız gibi küçük adımla çağıran, sihirli bir iğne oyası gibi güzel bir kızın ve yüzüme, bana bir laf edecekmiş de, anlayıp anlayamayacağımı tartarmış gibi bakan bir oğlun var. Çoğalıyorsun, büyüyorsun, beni de çoğaltıyor, beni de büyütüyorsun. Ben , toprağına küsmüş bir ağaç gibi içeri doğru karardıkça sen hala inatla başak sarısı ve çağla yeşili duruyorsun hayatımın nirengi noktasında.
Hayatımın ta en başında kurulmuş bu ittifak, durup dinlenebildiğim, huzur bulabildiğim çok az yerden biri, çok kıymetlisi. Bu yüzden, kendimi unutsam bir gün, aramaya senden başlarım. Hikayemin en başında, baş köşesinde sen varsın; iyi ki varsın.
7 Nisan 2017 Cuma
Değirmenlere Karşı
"Ödemişli kadınlar bir ekmek yapar ki o mübarek elleri ile" diye laf attı yan standdaki satıcı Ödemişten gelen gruba. Gruptan iki kadının fırınları varmış hakikaten; hemen kurdular muhabbeti. "Daha yeni bir ekmek yaptık doğal nohut mayası ile, ilk bu festivalde satılacak Alaçatı ekmeği diye" dedi kadınlardan biri. Alaçatı'nın yerlisinin bundan haberi yok; nohut mayası ile özel bir alakası da yok. "O mübarek elleriniz dert görmesin" diye mevzuyu bağladı satıcı abi; kendisi tam bir "go getter " ortam insanı.
Çünkü iş yokluğundan stand açtığımız, 8. si düzenlenen bu festival de icad edilmiş bir gelenek, zira bölgenin otsu bitkilerin çeşitliliği ile ilgili özel bir durumu yok; yani işte Ege Bölgesindeki ortalama herhangi bir kasaba kadar. Belki daha da az: Özal dönemi ile birlikte az zenginken daha zengin hale gelen kent soylu güruhun yaz aylarında gerçekleştirdiği zorunlu Çeşme hicreti nedeni ile burada yaklaşık 30-35 yıldır iki otun çıkabileceği ebattaki her alana beton döküp yazlık yapıyorlar. Kent soylular endişeli: yazlığın bahçesine tilki girdi. Hayır ablacım, sen tilkinin evine yazlık yaptın aslında. Bu bağlamda ot festivalini koy bir kenara, Alaçatı bile icad edilmiş bir belde. Daha doğal, daha iyi bir yaşam dekoru olarak yaratılmış bir "hayat aslında ne güzel" platosu.
Plato popüler, plato pahalı. Üzerine makaleler yazıldı, polemikler çıktı, pandomim koptu.
Sonuç olarak vatansever esnaf her bişeylerin vergisini son kuruşuna kadar ödüyordu. O nedenle, terkedilip acıyı anasonla tımar etmek için bir dostunuzla, işret sofrasına oturduğunuzda, en az bir asgari ücret gömüyordunuz gönlünüze aşk acısı ile birlikte.
İcad edilmiş bunca geleneğimize rağmen, fava ve patlıcan ezme kokuları arasında Aslan gibi varlığını sürdüren ebedi ve ezeli ritüelimiz: denize karşı anasonlu pansumanla gönül yarası iyileştirmek; yara kapanır, izi kalır. Bin yaşasın Yeni Rakı. Tekirdağ da olur yerine göre.
Hayatımız değişiyor; değişen hayatımıza göre yeni gelenekler icad etmeliyiz, yeni ritüeller.
Çilingir sofrası kurulduğunda, anahtar kilitte ilk kez dönmeden önce, mutlaka bir sureti alınacak, instagram'a konulacak: Herkes bilecek, anlayacak ki ortamlardayız, kederlerdeyiz, yine de güzeliz yine de Çiçek.
O ev 200 sene önce de kireçle boyanmıştı, mikrobunu kırsın, rutubeti alsın diye. Kapı çerçeve o Zaman da çivit mavi idi akrepler çıyanlar korksun da içeri girmesin diye.
Buna rağmen ahlaksız devin teki donunu indirip üzerine beton sıçmış gibi büyüdü şehirlerimiz. O sardalya istifi, lüküs kulelerine, benim gibilerin ömründe göremeyeceği paralar ödendi: "güvenlik var şekerim, havuzu da bi görsen, ömür vallahi ömür. Sonra şehir hayatından kaçıp kafa dinlemek lazım geldi; tepelerin denize bakan yamaçlarını tıraşlayıp hepsi birbirinin aynı müstakil evler diktiler sıra sıra.
İtalyan bir turist "toplu konut mu bunlar, devlet mi yaptı yoksullar için" diye sormuştu. Yok dedim temeline bildiğin para döküyorlar bunların. Toscana'nın bir köyünden geliyordu adam ve hepi topu 15 taş hane idi köyü; anlayamadı doğal olarak.
Bu ahval ve şerait içerisinde kendimizi daha iyi hissetmek için doğal hayat dekorlarına ihtiyacımız oldu hali ile. Her bokumuz aynı, her bokumuz naylon; aşkımız, aklımız bile. Ben sahte sarışınım misal; bari önünde fotoğraf çekilip instagram'a koyabileceğimiz taş bir değirmenimiz olsun.
Yer gibi, yöre gibi insan da değişime zorlandıkça, değiştikçe, yeni yeni gelenekler uyduruyor kendine dair: Olduğu, gücün yettiği kadar.
Beni, aşkla sevdiğim bir zanaattan, hayır duası ile, gönlüm dopdolu kazandığım ekmek parasından kopardılar misal: Neye benzer dersen, memleketten sürülmeye benzer derim ya da severken ayrılmaya.
Mecbursun, meyil edeceksin bir başka zanaata, ağzında gümüş kaşıkla doğmadın. Ama en çok da delirmemek için meyil edeceksin. Tüm bu dünya, bu hayat, içi boşalıp anlamsızlaştıkça derinleşen gayya kuyusuna düşüp kaybolmamak için. Kira ve kedi maması zarureti de çabası... Bu yüzden önünde arkasında poz verdiğim dekorun rengi, dokusu değişiyor. Daha doğal olsun istiyorum; daha renkli. En iyisi olmasın, ama bana benzesin. Olmuyor, yine de deniyorum; daha iyi yenilmek için. Şerefli ikinciliklerin insanıyım ben.
İş bu sebeple başka standdaki dandik çiçekler daha ucuz ablacım. Elceğizimlen yaptım ben onları. İlkokul çağındaki çocukların fabrika tezgahından uçup benim önüme konmadılar.
Sen de haklısın gerçi; icad edilmiş bir kasabada, yeni uydurulmuş bir gelenek esnasında çekilip filtreden geçtikten sonra sosyal medyaya salacağın bir fotoğrafın kenarına ilişecek iki Çiçek için değmez.
Yok bu ayrıntılara vaktimiz, nefesimiz. Değişiyor dünya, başkalaşıyor hayat, bu arada mecburuz hepimiz yeni geleneklere, yeni renklere, kendimizi bir kez daha var etmeye.
Sen yan taraftan al çiçeğini, git değirmenin orada resim çekil, ben Karşıda Don Kişot ile rakıya oturup bişi konuşucam. #alaçatı #otfestivali
24 Kasım 2016 Perşembe
Rabona
Şu herifi bir rabona başında görünce kalbi atmayan adam, ya sanattan anlamıyordur, ya aşktan. Bizim hayatlarımızın künt çirkinliği içerisindeki incelikli hareketlere de hastayım, işte bu yüzden. Takım çalışması fena halde bir yeniçağ erdemi. Bana sorarsan herkes işini en iyi şekilde yapsa, hoca'nın başı ağrımaz. Yok ama öyle değil. Herkes olabildiğinin en iyisi olacak. Hatta mümkün olan herşeyin en iyisi olacak, en güzeli, en akıllısı, en erdemlisi, en çok okuyanı, en çok anlayanı. Sonra bunları bir iki App'ten geçirip arkaya fon müziği vererek İnstagram'dan falan yayınlayacak da biz de bilelim. Evliliklerin falan klibi var lan artık, herkes süperstar. Herkes vatan kurtarıyor.
Ben yaptığım herhangi birşeyin dünyayı değiştirdiğine inanmayı bırakalı çok oldu. Havlu kenarına tığ işleyen teyzeler gibi, hayatın kenarında boncuk işleyip kağıt falan yapıştırıyorum artık, daha iyi.
Daha geçen gün, şenlikli bir fener alayı gibi giyinip boyanıp gezdiğim günlerde çekilmiş bir fotoğrafıma bakıp kendimi tanıyamadımdı; haklıydım gözler bile benim değildi zira.
Bugün bir arkadaşım, ki arkadaşım değil aslında o benim elime doğdu ve başladı aşk, “birine dair birşeyler yazdığın zaman çok kıskanıyorum, bir şekil hayatına değdiği için” dedi. Ki aslında çok gereksiz bir kıskançlıktı bu, hayatıma ilk o değmişti zira. Ekledi sonra “kendinin farkında değilsin”
kendimin farkındayım gereğinden fazla, ancak galiba artık hayata gereken ehemmiyeti veremiyorum. Bu dünyanın kurtarılabilir olduğuna, hatta kurtarılmaya değer olduğuna dair bir ümidim yok. Dünya olması gerektiği gibi, bizim kim olduğumuzun, nerden geldiğimizin ne bok yediğimizin de bir ehemmiyeti yok. Benim şu an vardığım akıl noktasında, ki yarın varacağım noktayı tenzih ederek konuşuyorum; mühimmatı olan tek mevzu, incelikler mevzu. Beni bu kafayla hatırlasınlar isterim, ya da istemem bile lan, kimim ki ben neticede. Prenslerden, prenseslerden, krallardan, kraliçelerden sıtkım sıyrıldı, havlulunun kenarına tığ işle, ama kendin ol, canımı al be ablacım. Kızım olursa da adını Rabona koyarım, bu kadar netim.
25 Ekim 2016 Salı
Rücu
Şimdiye kadar ne yaptıysam, neye muktedir olduysam zaruretten. Bana sorsan misal, hiçbirini muaffakiyet kabul etmem. Öyle gerekti, öyle oldu. "İnsanın naturası" derdi rahmetli ananem, Kadenuçha'm; benim naturamda buna dönüşmek varmış. O okulu okumam gerekti, o kadar çalışmam gerekti; şimdi, kalem tutmaktan sağ - orta parmağı yamulmuş ellerim, şu an bir hırdavatçı kalfasının ellerinden hallice zerafet konusunda. Sadece kalem tutarak hayatı iyileştirebileceğime inandığım çok kısa bir zaman zarfında, tırnaklarımı uzatıp, boyadığım olmuştu. Böylece genç bir kadın eline benzemişlerdi kısa bir süre, lakin o halimi çok uzaktan tanıyorum şu an.
Bir dil öğrenmişsem, onu kullanmışsam, o dilde hikayeler anlatmışsam hep mecburiyetten. Ödenecek kira, fatura, kedi maması, boku püsürü olduğundan. Attığın gol ne kadar şık olursa olsun, neticede bir goldür, en fazla üç puan getirir koyar cebine. Bazen en iyi oynar, en kötü kaybedersin, futbolun da, hayatın da adaleti yoktur, harbiden yoktur. Adalet, bizim gibi kendinden çok büyük birşeye inanmak ihtiyacında olup vicdanını tek bir tanrıya ve hikayeye teslim edemeyecek kadar kibirli olanların yarattığı en soylu yalan. Umut desen, şöyle söyleyeyim, dünyadaki en siktiriboktan şey. Hayatın bu kadar boktan olması bile, yalan yanlış umut edilen şeylerin, korkunç bir şangırtı ile insanın tepesine yıkılıp onu enkaz altında nefessiz bırakması kadar kötü değil aslına bakarsan.
Çünkü hayat, size "bilgelik" tıkıştırmaya çalışan o gerizekalı kitaplarda -ki onları da okudum zaruretten- anlatıldığı gibi kutsal bir emanet değil, doğru yerden tutmasını bilmediğinde taşınmaz hale gelen bir yük aslında. Taşımakta "zaruri" olduğun bu yük, neyi, kimi umut ettiğine, hangi hikayeyi hak ettiğine bakmadan, şu an olduğun şeye dönüştürdü seni de.
Hepimiz, mecburiyetten, eşyanın "natura"sı gereği aslımıza rücu ettik, elhamdürillah.
19 Ekim 2016 Çarşamba
Bal sarı
Keder dediğin şey canım kardeşim, ince belli bir bardaktaki tavşan kanı çayın dibine çöken iki kesme şeker gibi insanın yüreciğine çöker önce; sonra zamanla karışır, sana, hayatına ait olur. Yani şimdi bal sarısı tadımda duyduğun bu keder bana başka hayatlardan armağandır, bana karışmış, artık bana ait olmuştur, ben onun olmuşumdur. Senin ızdırabın da şimdi hep orada kalacakmış gibi içime çöreklenmiş olabilir, lakin hayat bir süre sonra onu da bana katacak, acıyı zamanla seyreltecektir. Neticede hepimiz başka insanların, başka hayatların kederleri ile tadımızda bıraktığı rayihalardan ibaretiz.
12 Ekim 2016 Çarşamba
Yük
İşte bu masanın başına hep ruhumuzda bir yükle oturuyoruz; amacımız onu bölüp rahatlamak biraz. Olmuyor. İster kalp ağrısı olsun, ister dünyanın sancısı, bu yükleri bölmek mümkün değil; bölüp bir parçasını başkasına teslim etmek, göğüs kafesimizi ezip nefesimizi düğümleyen bu ağırlıktan bir an için bile olsa kurtulup, rahat bir soluk alabilmek. Olmuyor, çünkü herkes kendi acısıyla mükellef. Daha birkaç gün önce küçük bir kız çocuğunun kalbindeki kesiğe pansuman yapmak için oturduk şu masaya. Küçük bir kedi kadar sevimli olabilen kız, o ufacık kesikten deli gibi kan kaybederek saatlerce anlattı ama bir gram bile eksilmedi yükünden. Ben sadece elimde bir şarap kadehi ile ne bok yediğini bilmeyen bir hergelenin daha ensesine bir tokat atıp "sittir git lan, cehennemin dibine kadar yolun var" deme hissiyatını duydum küçük kızın gıyabında bilmem kaçıncı kez. Şöyle geçti kafamdan, "eve gidince ağlar açılır biraz" çünkü ben de öyle yapmıştım eskiden. Çok ağlayıp az açılmıştım.
Şimdi bu kadın, ki öyle böyle bir kadın değildir, ne anlatmaya gücüm yeter ne anlamaya gücünüz - çektiği dünya sancısını korkunç bir sabırla söze döküyor. Onu tanıdım tanıyalı, insanlığa iyi gelecek bir Bilginin doğum sancısını çekiyor bu kadın. Bizi var eden sır ne ise, onun aklında miyadını doldurmayı ve doğmayı bekliyor, beklerken de inanılmaz bir sancı çekiyor kadın. Ben, bu sancıyı paylaşamıyorum; aynı masanın başında oturup aynı soruları sorsam da olmuyor; çünkü cevaba gebe olan o, sancıyı çeken o. Herkes yükü ile müsemma. Masaya kimle oturursan otur, ne söylersen söyle, herkesin yükü, nereden tutup kaldıracağını bilmediği bir heyülla gibi yanıbaşında duruyor. Ve hiç bir laf, hiç bir kadeh, hiç bir bardak demli çay mutat sonucu değiştirmiyor. Yük hamiline zimmetli, Yük bizim, bölünmüyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


