12 Ekim 2016 Çarşamba

Yük

İşte bu masanın başına hep ruhumuzda bir yükle oturuyoruz; amacımız onu bölüp rahatlamak biraz. Olmuyor. İster kalp ağrısı olsun, ister dünyanın sancısı, bu yükleri bölmek mümkün değil; bölüp bir parçasını başkasına teslim etmek, göğüs kafesimizi ezip nefesimizi düğümleyen bu ağırlıktan bir an için bile olsa kurtulup, rahat bir soluk alabilmek. Olmuyor, çünkü herkes kendi acısıyla mükellef. 
Daha birkaç gün önce küçük bir kız çocuğunun kalbindeki kesiğe pansuman yapmak için oturduk şu masaya. Küçük bir kedi kadar sevimli olabilen kız, o ufacık kesikten deli gibi kan kaybederek saatlerce anlattı ama bir gram bile eksilmedi yükünden. Ben sadece elimde bir şarap kadehi ile ne bok yediğini bilmeyen bir hergelenin daha ensesine bir tokat atıp "sittir git lan, cehennemin dibine kadar yolun var" deme hissiyatını duydum küçük kızın gıyabında bilmem kaçıncı kez. Şöyle geçti kafamdan, "eve gidince ağlar açılır biraz" çünkü ben de öyle yapmıştım eskiden. Çok ağlayıp az açılmıştım.
Şimdi bu kadın, ki öyle böyle bir kadın değildir, ne anlatmaya gücüm yeter ne anlamaya gücünüz - çektiği dünya sancısını korkunç bir sabırla söze döküyor. Onu tanıdım tanıyalı, insanlığa iyi gelecek bir Bilginin doğum sancısını çekiyor bu kadın. Bizi var eden sır ne ise, onun aklında miyadını doldurmayı ve doğmayı bekliyor, beklerken de inanılmaz bir sancı çekiyor kadın. Ben, bu sancıyı paylaşamıyorum; aynı masanın başında oturup aynı soruları sorsam da olmuyor; çünkü cevaba gebe olan o, sancıyı çeken o. Herkes yükü ile müsemma. Masaya kimle oturursan otur, ne söylersen söyle, herkesin yükü, nereden tutup kaldıracağını bilmediği bir heyülla gibi yanıbaşında duruyor. Ve hiç bir laf, hiç bir kadeh, hiç bir bardak demli çay mutat sonucu değiştirmiyor. Yük hamiline zimmetli, Yük bizim, bölünmüyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder