Kendi kişisel tarihime ilişkin bir şeyler karalıyorum ve hikâyeye senden başlamam gerekti. Zira ilk anım, henüz beş yaşlarındayken, denizin orta yerinde çırpınarak karaya varmaya çalışmamdır. Hiçbir hikaye, özellikle mutlu son ihtimalinden giderek uzaklaşıyorsa, boğulmak ihtimali olan küçük bir kız çocuğu ile başlamamalıdır; en azından mutlu bir başlangıcı olmalıdır; benim için o başlangıç sensin.
Evin önünde sıralı dut ağaçları ve sen. Denizin içerisine uzanan tahta iskele ve sen. İki ağaç arasına gerilmiş iplere asılı koltuk örtülerinden yapılmış çadırlar ve sen. Daha sonra beyaz ve çilli olan geldi, az sonra da koca gözlü ve dişlek olan. Böylece takım tamamlandı; ama ilk seni hatırlıyorum.
Gözüme çevremizdeki çocukların hep en güzeli gibi gözüktüğünü; bir oyuncakçı vitrininde en baş köşede duran prenses kıyafeti giymiş koca bir bebeği izler gibi izlediğimi hatırlıyorum seni. Benimle arkadaşlık etmeyi seçtiğin için kendimi şanslı hissettiğimi. Sanki bizim konuştuklarımızı başka çocuklar anlayamaz, bizim oynadığımız oyunları onlar oynayamazmış diye düşündüğümü.
Aynı okula gidemediğimiz için kalbimin büyük kırıldığını hatırlıyorum; birimiz sabahçı olduğunda diğeri öğlenci olduğu zaman kör şeytana fena küfrettiğimi. Okula özel arabası ve köpeği ile gelen arkadaşından fena halde kıskandığımı hatırlıyorum seni. Çünkü o piyano çalabiliyor ve bale dersleri alıyor; ben en fazla kumaş kırpıklarından oyuncak bebeklere elbise dikebiliyorum.
O kadar zaman, beraberce hiç doğum günü kutlamamışız; oysa ki aramız iki hafta. Muhtemel ki okullar açılır açılmaz birinden mikrop kapıp, doğum gününü de hasta yatakta geçiriyorsun sen, bünyen zayıf zira, bademcikler şinanay. Seninkiler niyetlenmiş bir kez, onda da üst kat komşunun kocası iş gezisi için gittiği Ankara’da pavyonda ölmüş. “adam pavyonda ölmüşse bizim suçumuz ne, niye güme gidiyor benim arkadaşımın doğum günüsü” diye soruyorum anneme, kaba etime okkalı bir cimcik yiyorum. Sen mızıldanmadan vakarla susuyorsun. Böylece mühürleniyor kaderlerimiz: ben en olmayacak yerlerde en olmayacak soruları sorarak delireceğim, sen, fena halde haksızlığa uğruyorken bile vakarı elden bırakmayarak üşüteceksin kafayı. Deliliğimiz bile birbirimize benzemeyecek.
Oysa o adam gitmeseydi pavyonlara, işret meclisinde, hüccetten ölmeseydi, yapardık doğum günü eğlenceni, hep beraber bir fotoğrafımız olurdu. Annem mutlaka ifrazata kaçan bir uyumlulukta elbiseler dikerdi bana, saçımdaki toka bile çoraplarımla aynı renk olurdu. Beyaz ve çilli olan, kaküllerinin altında ışıklı bakan gözleri ile hınzır gülümserdi. En küçük olan hangi kılığını giymiş olursa olsun, üzerinde sarı yün yeleği olurdu, üşürdü çünkü. Saçları tepesinden tek lüleli bir at kuyruğu ve muhtemelen hiçbir şey yemezdi. Sen tüm çocuklar arasında en güzeli olurdun; başak sarısı ve çağla yeşili.
Belki o tuhaf isimli arkadaşını da davet ederdin; kesin gelirdi o da; şöförü var arabası var niye gelmesin? İki çift laf ederdim belki ben; “sen, onu benden çok sevebileceğini mi sanıyorsun? Ne biliyorsun ki onun hakkında? Mesela bademciklerinden nefret ettiğini ve onları aldırdığı zaman tren yoluna atıp, üzerinden tren geçince –paat, paat- diye patlattıracağını biliyor musun? Hem zaten senin her şeyin var, köpeğin, piyanon, koskoca bir gönye - pergel takımın. Benim neyim var? Ayda bir çıkan iki çocuk dergisi bir de arkadaşım; onu bana bırak! Bırakır giderdi muhtemel; hoş, bırakmasa, kaşla göz arası pastasını zehirleyebilirdim. Yapardım bunu; daha o yaşta masalın prensesi sen, cadısı bendim.
Şimdi, konuşmaya başladığından beri beni, sanki askerde birlikte bot bağlamışız gibi küçük adımla çağıran, sihirli bir iğne oyası gibi güzel bir kızın ve yüzüme, bana bir laf edecekmiş de, anlayıp anlayamayacağımı tartarmış gibi bakan bir oğlun var. Çoğalıyorsun, büyüyorsun, beni de çoğaltıyor, beni de büyütüyorsun. Ben , toprağına küsmüş bir ağaç gibi içeri doğru karardıkça sen hala inatla başak sarısı ve çağla yeşili duruyorsun hayatımın nirengi noktasında.
Hayatımın ta en başında kurulmuş bu ittifak, durup dinlenebildiğim, huzur bulabildiğim çok az yerden biri, çok kıymetlisi. Bu yüzden, kendimi unutsam bir gün, aramaya senden başlarım. Hikayemin en başında, baş köşesinde sen varsın; iyi ki varsın.
23 Eylül 2017 Cumartesi
İttifak
Kendi kişisel tarihime ilişkin bir şeyler karalıyorum ve hikâyeye senden başlamam gerekti. Zira ilk anım, henüz beş yaşlarındayken, denizin orta yerinde çırpınarak karaya varmaya çalışmamdır. Hiçbir hikaye, özellikle mutlu son ihtimalinden giderek uzaklaşıyorsa, boğulmak ihtimali olan küçük bir kız çocuğu ile başlamamalıdır; en azından mutlu bir başlangıcı olmalıdır; benim için o başlangıç sensin.
Evin önünde sıralı dut ağaçları ve sen. Denizin içerisine uzanan tahta iskele ve sen. İki ağaç arasına gerilmiş iplere asılı koltuk örtülerinden yapılmış çadırlar ve sen. Daha sonra beyaz ve çilli olan geldi, az sonra da koca gözlü ve dişlek olan. Böylece takım tamamlandı; ama ilk seni hatırlıyorum.
Gözüme çevremizdeki çocukların hep en güzeli gibi gözüktüğünü; bir oyuncakçı vitrininde en baş köşede duran prenses kıyafeti giymiş koca bir bebeği izler gibi izlediğimi hatırlıyorum seni. Benimle arkadaşlık etmeyi seçtiğin için kendimi şanslı hissettiğimi. Sanki bizim konuştuklarımızı başka çocuklar anlayamaz, bizim oynadığımız oyunları onlar oynayamazmış diye düşündüğümü.
Aynı okula gidemediğimiz için kalbimin büyük kırıldığını hatırlıyorum; birimiz sabahçı olduğunda diğeri öğlenci olduğu zaman kör şeytana fena küfrettiğimi. Okula özel arabası ve köpeği ile gelen arkadaşından fena halde kıskandığımı hatırlıyorum seni. Çünkü o piyano çalabiliyor ve bale dersleri alıyor; ben en fazla kumaş kırpıklarından oyuncak bebeklere elbise dikebiliyorum.
O kadar zaman, beraberce hiç doğum günü kutlamamışız; oysa ki aramız iki hafta. Muhtemel ki okullar açılır açılmaz birinden mikrop kapıp, doğum gününü de hasta yatakta geçiriyorsun sen, bünyen zayıf zira, bademcikler şinanay. Seninkiler niyetlenmiş bir kez, onda da üst kat komşunun kocası iş gezisi için gittiği Ankara’da pavyonda ölmüş. “adam pavyonda ölmüşse bizim suçumuz ne, niye güme gidiyor benim arkadaşımın doğum günüsü” diye soruyorum anneme, kaba etime okkalı bir cimcik yiyorum. Sen mızıldanmadan vakarla susuyorsun. Böylece mühürleniyor kaderlerimiz: ben en olmayacak yerlerde en olmayacak soruları sorarak delireceğim, sen, fena halde haksızlığa uğruyorken bile vakarı elden bırakmayarak üşüteceksin kafayı. Deliliğimiz bile birbirimize benzemeyecek.
Oysa o adam gitmeseydi pavyonlara, işret meclisinde, hüccetten ölmeseydi, yapardık doğum günü eğlenceni, hep beraber bir fotoğrafımız olurdu. Annem mutlaka ifrazata kaçan bir uyumlulukta elbiseler dikerdi bana, saçımdaki toka bile çoraplarımla aynı renk olurdu. Beyaz ve çilli olan, kaküllerinin altında ışıklı bakan gözleri ile hınzır gülümserdi. En küçük olan hangi kılığını giymiş olursa olsun, üzerinde sarı yün yeleği olurdu, üşürdü çünkü. Saçları tepesinden tek lüleli bir at kuyruğu ve muhtemelen hiçbir şey yemezdi. Sen tüm çocuklar arasında en güzeli olurdun; başak sarısı ve çağla yeşili.
Belki o tuhaf isimli arkadaşını da davet ederdin; kesin gelirdi o da; şöförü var arabası var niye gelmesin? İki çift laf ederdim belki ben; “sen, onu benden çok sevebileceğini mi sanıyorsun? Ne biliyorsun ki onun hakkında? Mesela bademciklerinden nefret ettiğini ve onları aldırdığı zaman tren yoluna atıp, üzerinden tren geçince –paat, paat- diye patlattıracağını biliyor musun? Hem zaten senin her şeyin var, köpeğin, piyanon, koskoca bir gönye - pergel takımın. Benim neyim var? Ayda bir çıkan iki çocuk dergisi bir de arkadaşım; onu bana bırak! Bırakır giderdi muhtemel; hoş, bırakmasa, kaşla göz arası pastasını zehirleyebilirdim. Yapardım bunu; daha o yaşta masalın prensesi sen, cadısı bendim.
Şimdi, konuşmaya başladığından beri beni, sanki askerde birlikte bot bağlamışız gibi küçük adımla çağıran, sihirli bir iğne oyası gibi güzel bir kızın ve yüzüme, bana bir laf edecekmiş de, anlayıp anlayamayacağımı tartarmış gibi bakan bir oğlun var. Çoğalıyorsun, büyüyorsun, beni de çoğaltıyor, beni de büyütüyorsun. Ben , toprağına küsmüş bir ağaç gibi içeri doğru karardıkça sen hala inatla başak sarısı ve çağla yeşili duruyorsun hayatımın nirengi noktasında.
Hayatımın ta en başında kurulmuş bu ittifak, durup dinlenebildiğim, huzur bulabildiğim çok az yerden biri, çok kıymetlisi. Bu yüzden, kendimi unutsam bir gün, aramaya senden başlarım. Hikayemin en başında, baş köşesinde sen varsın; iyi ki varsın.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder